7 Ağustos 2016 Pazar

Peki Ama Ülkemizin Bir “Terörle Mücadele Stratejisi” Var mı?



19.06.2016
Geçtiğimiz Temmuz ayından bu yana ayrılıkçı terör örgütü PKK ile çok büyük bir mücadele yürütüyoruz. Terörle imtihanımız maalesef,  PKK ile sınırlı değil. IŞİD belasının ülkemizde akıttığı masum kanı PKK ile yarışır nitelikte. FETÖ’nün ise hastalık bulaştırmadığı devlet kurumu, galiba kalmadı. Taşeron ya da değil; DHKPC ve adını ezberleyemediğimiz daha bir çok terör örgütünün Türkiye’de –öyle ya da böyle– kendine yaşam alanı bulduğu da bir gerçek.
              Peki ama ülkemizin bir “terörle mücadele stratejisi” var mı? Ne yazık ki yok ve olmaması âdeta eşyanın tabiatı gereği; çünkü belli bir stratejinin oluşturulabilmesi için önce sorunun her yönüyle ortaya koyulması, olabildiğince net bir fotoğrafın elde olması gerekir. Elbette ki bu da terörle mücadele bağlamında çalışan akademi ve Ar-ge temelli kuruluşların varlığıyla ilintili. Bu tür kuruluş ya da enstitüler, ancak uzun soluklu ve derinlikli saha araştırmalar yapıp devletin terörle mücadele stratejisini belirleyebilirse, terörle mücadelede anlamlı ve sürdürülebilir sonuçlar alınabilir. Lâkin ne yazık ki on yıllardır terörle mücadele hâlinde olan ülkemizde tek bir terörle mücadele enstitüsü bulunmuyor. Dolayısıyla, Kanada, İngiltere hatta Avustralya gibi dünyanın çok uzak bucaklarında bir başlarına ve neredeyse terörle hiç anılmayan ülkeler dahi son yıllarda terörle mücadele stratejisi açıklarken bizde her mesele gibi bu da el yordamıyla yürütülüyor.
              Bu cümleden olarak, yaklaşık bir yıldan fazla bir süre önce Leiden Üniversitesi’nden Edwin Baker’in verdiği “Terörizm ve Terörle Mücadele: Kuram ve Uygulamanın Karşılaştırılması” dersini internet üzerinden aldığımda, ülkemizdeki terörle mücadelenin ne düzeyde olduğu gözümde daha da netleşmiş oldu. Baker’in sahadaki sonuçlara ve akademik çalışmalara göre aktardığı pek çok bilgi arasında terörle mücadele yaklaşımları da var. Bunların arasında en etkili olanı “holistic” (bütüncül) yaklaşımdır. Tahmin edilebileceği üzere, bütüncül yaklaşım terörle geniş kapsamlı ve uzun soluklu bir mücadele öneriyor. Teröre karşı sert ve yumuşak önlemler almanın yanı sıra terörist faaliyetlerin çok daha öncesine odaklanıp nedenleri belirlemek ve ortadan kaldırmak için ulusal ve uluslararası önlemler almak gibi.
              Bu bağlamda yukarıda bahsi geçen ve terörle bizim çeyreğimiz kadar muhatap olmayan ülkelerin mücadele stratejileri bile bütüncül nitelikte öğeler içeriyor. Örneğin, Kanada devleti stratejisini “Prevent, Detect, Deny and Respond” (önle, belirle, engelle ve karşılık ver) şeklinde başlıklandırıp ilân etmiş. Yani; insanların teröre bulaşmasını önle, birey ya da grupların terör tehlikesi yaratabilecek faaliyetlerini belirle, teröristlerin faaliyetlerini gerçekleştirme yol ve fırsatlarını engelle ve terörist faaliyetlere orantılı, hızlı ve organize bir şekilde karşılık ver, böylece etkilerini azalt.
              Kanaatimce, en mühim olanı en önde zikredilen önleyici stratejidir (insanların teröre bulaşmasını önle). Başka bir ifadeyle, bineği daha baştan sağlam kazığa bağla; ya da sorun ortaya çıkmadan önce sorunu ortaya çıkarıcı olasılıkları ortadan kaldır; veyahut da tedaviden ziyade hasta olmama yöntemlerine odaklan.
Nasıl mühim olmasın ki? Terör sorunu, doğrudan varlık-yokluk/hayat-memat sorunudur. Nitekim ülkemizde yapılan kamuoyu araştırmalarında terör bir numaralı sorun olarak işaretlenmektedir.
              Önleyici anlamda, terörü doğurucu olasılıkları belirlemek için ‒başta belirttiğimiz gibi‒ öncelikle elimizde sorunun mevcut hâline ilişkin bir ülke fotoğrafının olması şart. Diyelim PKK, diyelim IŞİD, diyelim FETÖ, diyelim diğer terörist örgütler… “Neden?” sorusunu sormakla başlamak tartışılmaz bir doğrusuysa; bu soruya ilişkin birçok saha araştırmasının sonuçlarının devletin cebinde olması gerekmez miydi? Kim, ne koşullarda ve ne amaçla örgütlere katılıyor? Örneğin PKK bağlamında bakarsak; hâlihazırda Türkiye Cumhuriyeti nüfusuna kayıtlı kaç insan dağda? Dağa çıkıp devletle mücadeleyi seçen ya da dağa çıkmaya zorlanan gençlerin sosyo-ekonomik, psikolojik, ailevî, kültürel, eğitimsel vd. arka planları nasıl veriler içeriyor?
Ya da ülkemizi tehdit eden terör örgütlerinin her birine ilişkin toplumsal ve bireysel meşruiyet kanalları neler? Bu sözde-meşruiyet kanallarıyla hangi yöntemlerle mücadele edilebilir? Bu ve benzer temel ve içsel soruların cevabına sahip olmadan (bunlar halledildiğinde “dışsal” müdahaleler minimuma inecektir) terörle mücadele etmek ne kadar sürdürülebilir sonuçlar ortaya çıkarabilir? Kanaatimce sormaya bile gerek yok; çünkü böylesine kör bir mücadeleden sağlam bir gelecek beklemek hayatın doğal akışına aykırı. Dolayısıyla, umarım bir an önce çok ama çok derinlikli anlamda çalışılmaya başlanır ve akademi ve Ar-ge temelli kuruluşların ihdas edildiğini duyarız.

30 Mart 2016 Çarşamba

Kulak Tırmalayan “Darbe Peşrevi”





Son iki yıldır “Sam Amca” cihetinden ara ara seslendirmesi yapılan “dış müdahale peşrevinin” son günlerde kulakları rahatsız edecek tona ulaşması, yaşadığımız onca acının üzerine tüy dikiyor! NeoCon makamda bestelendiği anlaşılan bu “peşrev”, ilk olarak 23 Ocak 2014 tarihli Washington Post’ta bir üçlü (Abramowitz-Edelman-Misztal) tarafından yazı karakterlerine dönüştürülüp bir makaleyle dünya-âleme duyurulmuştu.
 “ABD, Erdoğan’a gidişâtını değiştirmesini söylemeli” başlıklı bu makaleyi, (Şubat 2014) 84 kişinin imzasıyla Obama’ya gönderilen ve “ABD Erdoğan’a karşı koruduğu sessizliğini bozmalı” şeklinde özetlenebilecek benzer içerikli bir açık mektup izlemişti. 2015’teki diğer birkaç gazete makalesi, görece düşük yoğunluklu bir seslendirme sayılmış olsa dahi içinde bulunduğumuz 2016’nın Mart ayında bu anlamda sergilenen cüretkâr hamleler üzerinde yazacak denli önemli.
Bu ay içerisinde biri yine Washington Post diğeri ise Neo-Conservative’liğiyle meşhur think-tank, Amerikan Girişim Enstitüsü’nün (AEI-American Enterprise Institute)  web sayfasında olmak üzere iki makale yayımlandı.  Makelerden ilkinin (10 Mart 2016) “ısrarlı” yazarları ilk makaleden tanıdık: Mort Abramowitz ve Eric Edelman. Başlığı ise yazarların önceki yazı başlığındaki tonu çokça aşmış: “Erdoğan ya reform yapmalı ya da istifa etmeli.”
Henüz çok taze olan ikinci makale ise (21 Mart 2016) Michael Rubin imzalı ve yazar, başlıkta doğrudan “darbe” (coup) kelimesini kullanma cüretkârlığında. Başlıkla “Türkiye’de bir darbe olabilir mi?” diye soruyor ve altındaki satırlarda kabaca “neden olmasın” mealiyle özetlenebilecek ABD’nin “özgürlükler ülkesi” imajına hiç de uymayan ve hatta “demokrasi düşmanı” sayılabilecek cevaplar veriyor.
Evvelâ bahsi geçen 2015-2016 makalelerinin yazarlarına ve açık mektup imzacılarına yakından bir bakalım: Mort Abramowitz, ABD Dışişleri İstihbarat Bürosu Başkanlığı ve Türkiye Büyükelçiliği görevlerinde bulunmuş, NeoCon’luğuyla meşhur bir diplomat. Eric Edelman da  Abramowitz gibi eski bir Türkiye büyükelçisi. ABD’nin ulusal güvenlikten sorumlu başkan yardımcılığında yöneticilik yapmış. Edelman da NeoCon bir diplomat olarak biliniyor. Öte yandan Edelman hâlen Bipartisan Policy Center (“ikipartili”den kasıt ABD’nin Cumhuriyetçileri ve Demokratları olmalı) isimli vakfın Türkiye masası eşbaşkanlığını yapıyor. Blaise Misztal da Edelman gibi Bipartisan Policy Center’da görev üstlenmiş durumda: Ulusal Güvenlik Müdürü.  Michael Rubin’e geçmeden önce önemli bir dipnotla yukarıdaki Obama’ya açık mektup olayının Bipartisan Policy Center tarafından organize edildiğini ve altındaki imzalar arasında (Blaise Misztal dışında) Michael Rubin dâhil yukarıdaki tüm isimlerin yer aldığını kaydedelim. Nihayet, Michael Rubin’de de profil çok değişmiyor: Ortadoğu ve özellikle İran ve Irak ülkeleriyle ilgili ABD Savunma Bakanlığı danışmanlığı yapmış, Irak Kürdistan bölgesindeki üniversitelerde dersler vermiş bir NeoCon. Hâlen yazısının yayımlandığı AEI’de görev yapıyor.
NeoCon karakteriyle ve George Bush dönemi dış siyasetinde etkisiyle bilinen düşünce kuruluşu AEI’nin İngilizce wikipedia sayfasına girdiğinizde tanıdık yüzlerle karşılaşıyorsunuz: Paul Wolfowitz ya da Dick Cheney gibi. Öte yandan AEI’ın web sayfasına girip site içi arama motoruna “Erdogan” yazdığınızda Michael Rubin’in 2011-2016 yılları arasında yayımlanmış ve okuyanın zihninde anti-demokrat etkiler uyandıran onlarca makalesiyle; örneğin, daha bir yıl öncesinde (Mayıs 2015) kaleme aldığı “Erdoğan İstifa Etmeli” başlıklı makalesiyle karşılaşıyorsunuz.
Pekâlâ, bu yazar-diplomatların ve daha doğrusu önemli ABD NeoCon figürlerin “dertleri” ne, onu anlamaya çalışalım. Bu aşamada önemli bir eski istihbaratçının, Mehmet Eymür’ün Son Tv   isimli web sitesindeki köşesi (10.03.2014), Time Türk haber sitesi (28.02.2014), Ahaber  Tv’deki Yaz Boz isimli  program (16 Mart 2014) ve Takvim gazetesi (10.03.2014) aracılığıyla, bir uzmanının görüşlerine başvuracağız. Bu kaynak, eski bir FBI çalışanı olan Sibel Edmonds. İran Azerisi-Türk orijinli bir Amerikalı olan Edmonds hâlen kurucusu olduğu Boiling Frogs Post isimli bir haber sitesinde ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye siyâseti üzerine yazılar yazıyor, mülakatlar yayımlıyor. Edmonds’un aşağıda değineceğimiz mülakatının (21.01.2014) öncesinde, 2009 yılından itibaren aynı noktalara dikkati çeken onlarca yazısı ve başka mülakatları da var.
Yukarda sıraladığımız kaynaklardan Takvim gazetesi yaptığı haberde Edmonds’la ilgili şu biyografik bilgilere yer vermiş: ‘Sibel Edmonds 2001 - 2002 yılları arasında FBI'ın Orta Asya masasında tercümanlık yapan bir   FBI çalışanıydı. Bölgeyle ilgili her önemli ve gizli belge onun elinden geçerken bazı belgeleri açıklayıp hedef haline geldikten sonra FBI'den ayrılıp gazetecilik yapmaya başladı.’
Şimdi, kaynaklarımız arasındaki Mehmet Eymür’ün köşesindeki mülakat özetinden bazı alıntılar aktaralım:
“CIA'nın kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı ve ardından bir gecede onları nasıl yok ettikleri bilenen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan'ın da başına getirilmeye çalışılıyor.”
“CIA'nın planı, Türkiye'yi bir model ülke olarak kullanmak ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti. Ilımlı İslam projesini Orta Doğu'da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, Erdoğan'ın kontrolünü kaybediyordu, Bu arada Gülen'le hiçbir sorunları yoktu.”
“[Erdoğan] Boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için ‘milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin'le yapacağım’ dedi. Tüm dünya bu reste şaşırdı. Bu, ABD ve NATO'nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı. Erdoğan daha da ileri giderek, ‘AB'ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği'ne katılmak istediğini’ söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Batı, zorla kurduğu bu düzenini, kolay yıktırmazdı. İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir.”
Yukarıda küçük bir kısmını alıntıladığımız değerlendirmeler, yazı konumuz olan buyurgan makalelerin bıraktığı izlenimle örtüşmüyor değil. Kaldı ki bu değerlendirmelerin az bir kısmının dahi doğru olması ülkemizin bağımsızlığı açısından son derece kaygı verici...
Öte yandan, tüm iktidarların yanlışlarını eleştirmek bir insanlık görevi ve vatanseverlik addedilmeli. AKP iktidarının “CIA-Gülen İşbirliği Örgütü” ortaklığı sonucunda içine çekildiğimiz iç ve dış koşullar, samimi ve tarafsız bilim adamlarının sessiz kalmalarını ya da onların fikirlerine danışmayı yok saymayı kaldıracak durumda değil! Ve fakat tüm bunlar hem içeride hem de dışarıda barışçıl ve demokratik yollarla; bilgiye hak ettiği saygıyı göstererek halledilmek zorunda.
Türkiye’nin bağımsız bir ülke olup demokratik seçimlerin yapılabildiğini hatırlatmanın “mâlumun îlâmı” olduğu muhakkak; fakat içeride ya da dışarıda birilerinin “darbe peşrevi”nden “fasla” girme fikrini akıllardan dahi geçirmemeleri için sık sık tekrarlamakta yarar var. Son tahlilde bu ülke o uğursuz kelimeyle anıldığı günleri çoktan geride bıraktı ve önce bu toprakları vatan belleyen tüm insanların ortak gayreti ve sonra Yüce Allah’ın takdiriyle bir daha asla geri gelmeyecek.

 http://www.adaletedavet.com/kulak-tirmalayan-darbe-pesrevi

Kaynaklar:


14 Ocak 2016 Perşembe

Dinimiz-Diyanetimiz Kimlere Emanettir?


Ülkemiz onca acının, onca mücadelenin içinde suhulet bulmaya çalışırken gündeme bir de Diyanet İşleri Başkanlığı'nca (DİB) verildiği iddia edilen sapkın mı sapkın bir fetva düştü.

Beş gün önce bir gazete, DİB'in web sitesi olduğu iddia ettiği platforma dayandırarak -sözde- bir fetva yayımlandı.  Haberi okudum; soru abesle iştigal türden. Ancak  altta, "fetva" diye verilen cevapta, başta büyük alim İbn Rüşd olmak üzere, üç ayrı İslam aliminin kitabındaki -güya- (sayfa numarası ve basım yer-tarihiyle) son derece sapkın görüşlere referans verilmiş.   Bir Müslüman, bir anne ve de bir İslam tarihçisi olarak elbette ki çok canım sıkıldı ve fakat düşündüm ki nasıl olsa bu saçmalık DİB tarafından kolayca defedilir. Ne de olsa herşey gün gibi ayan-beyan!

Çok basitçe, nedir?... Bir fetva, önce kutsal kitabımız Kur'an, sonra ona dayanan Hz. Peygamber'in sünneti ve nihayet her ikisinden neşet etmiş kurallara (fıkıh) göre verilebilebilir. O halde bu çerçevede hızlı bir basın açıklaması yapılır ve beraberinde -bu soru ve üç İslam alimine atılan yalan bilgi iftiralarıyla uydurulmuş cevaplar- DİB'in hukuk yoluna başvurup haberi yapandan hesap sorma yoluna gitmesiyle neticelenir.

Fakat en başından, şu saate değin DİB tarafından yürütülen kriz süreci bendenizde çok büyük ve hatta yaşanılandan da korkunç bir hayal kırıklığı yarattı. Bir kere, DİB'in web sitesinden yayımladığı ilk yalanlamayı okuduğunuzda tam olarak ne olup ne olmadığını anlamanıza imkan yok:

Örneğin açıklamada "Elektronik ortamda türlü hile ve desiselerle, çeşitli kelime oyunlarıyla, kendisini vatandaş yerine koyarak platforma soru sorup aldığı cevapları da tahrif ederek, bunu Başkanlığımızı itibarsızlaştırmanın bir yöntemi olarak kullanmak hiçbir  akıl ve vicdan tarafından kabul edilemez." denmekte.

Yukarıdaki cümleden çıkan anlama dayanılarak şu iki soru rahatlıkla sorulabilir:
1. Platformunuza bu soru sorulmuş mu?
2. Platformunuz bu soruyu cevaplamış mı?

Açıklamadan, bu iki sorunun cevabı "evet ama tahrif edildi" şeklinde anlaşılmakta. Eğer böyleyse, DİB'in soru ve cevabın (ya da sadece cevabın/fetvanın) tahrif edilmemiş halini vermesi gerekirdi. Başka bir ifadeyle, böyle "densiz" bir soruya DİB'in verdiği -ki ben verildiğine inanmıyorum ama açıklamada verildiği söyleniyor- cevap esasında tam olarak neydi?

Aksi taktirde şuna benzer bir cevap vermeliydi DİB: Platformumuza ne böyle bir soru yöneltilmiş ve ne de  tarafımızdan böyle bir cevap/fetva verilmiştir. Ama bu da değil.

Peki ama ne?.. Tam da aslında ne olup olmadığı yönünde akla sığan bir açıklama beklenirken, dün akşam bir tv kanalında Diyanet'in üst düzey iki yetkilisi ve bir ilahiyat profesörü bu mevzu bağlamında görüşlerini bildirdiler.

Çok açık söylüyorum, keşke hiç bildirmeseydiler! Hatta keşke o insanlar (uzman, hele alim hiç demiyorum) birer DİB yetkilisi, ilahiyatçı değil de insanlığa bunca zarar vermeyecek başka bir meslek seçseydiler... Özetle, "özrü kabahatlerinden büyük" sözü tam olarak bu insanlar için söylenmiş, diyebilirim.

Neymiş efendim? DİB'de (şimdi yazacağımdan sonra, hakikatten de orası bir "dibmiş" bu arada...) bir "poşet" (evet, böyle tanımlandı!) varmış. O poşetin içine DİB uzmanları dinle ilgili ne bilgi varsa atarlarmış.  Bunların içinde "yalan-yanlış" (evet, gerçekten ve tam olarak böyle söylendi) olan bilgiler de varmış. Niye ki?... (diye soruyorsunuz tam...) Cevabı geliyor; Efendim, lazım olabiliyormuş.... Ne gibi? Yalan-yanlış bilgilerle devletin, üstelik din gibi en hassas (evet, bence öyledir) sistematiğinden sorumlu bir kurumun ne işi olabilir? (sorusu beliriyor ki zihniniz de... Şu kabus cevap şak! diye çarpılıyor suratınıza:) Diyanet İslam Ansiklopedisi gibi eserleri yazan uzmanların işine yarayabilir diye!... Düşünün Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine madde yazan uzmanlar, yalan-yanlış bilgilerden faydalanabiliyormuş! Özetle şöyle "izah" etti stüdyodaki hazret: Efendim, uzmanlar bu bilgilerden hareket edip gerekli kaynaklara ulaşılır diye tutuyoruz; ama bunlar gizli bilgi niteliğindedir (Ya Rabbim yardım et!). Nasıl ulaşıldı bunlara, araştırıyoruz...

Lütfen dikkatinizi buraya veriniz: Bir devlette, din gibi hassas bir mevzuya dair, hem doğru ve hem de yalan-yanlış bilgilerin toplanmasıyla bir veri tabanı oluşturmuş ve kurum içi kullanıma açık! Böylesine mantıksız, akılsız, abuk-subuk bir durum ve bu durumu meşrulaştıran bir din-diyanet kurumu olabilir mi? Bence asla ve kat'a olamaz, olmamalı. Ve bence dün akşam tv'deki o üst düzey yetkililer kifayetsizliklerinden ne dediklerini bilemez bir haldeydiler. Neden böyle söylüyorum, çünkü kamuoyuna mal olmuş her bilginin, öyle ya da böyle bir doğrulanma mekanizması vardır: Diyelim, bir kitap, bir dergi, bir gazete... buna benzer dolaşımda olan hemen hiç bir yayında sözkonusu yalan fetvada yer alan bilgiler yer alamaz. Alırsa da yasal işlemler başlatılır... Yoksa bu veritabanında sapık ruhlu, psikopat insanların iç döktükleri günlüklere yer verilmemiştir, öyle değil mi?

Şimdi, bu sayın yetkililer diyorlar ki, hani o kurumumuza ait yalan-yanlışlı bilgi poşetlerimiz var ya, işte birileri onların içine sızdı ve oradan çekip çekip yalan-yanlış bilgileri aldı ve bizim sitede "fetva" diye yayımladı. İnanın böyle dedi!...

İlahiyatçı "hocanın" getirdiği açıklama(MA)lar ise ayrı bir ağıta sebep olacak cinsten! DİB yetkililerinden izahat yerine yukarıdaki tuhaf mı tuhaf sözleri işiten program moderatörü, ilahiyatçıya -bir ümit- döndüğünde sorusu çok açıktı. Şöyle bir soru: Hocam, gerçekte İslam alimlerinden çıkma böyle fetvalar var mıdır? Heyhat! İlahiyatçı profesör ağzını, Osmanlı'nın şeriyye sicillerinin uzun bir tanıtımıyla açtı ve bir türlü sadede gelemedi. Neden sonra, anladık ki asıl anlatmak istediği,  Osmanlı mahkemelerinde ensest konulu davaların görüldüğüymüş (ama buraya kadar, dedesinin bu konuda çalıştığı ve Osmanlı'nın şeriyye sicil külliyatının toplam kaç sayfa olduğu gibi bilgiler edinmek zorunda kaldık).   Eee? diyorsunuz tabii.. Acaba nereye getirecek?.. Saded: Dinde ayıp olmaz (doğru... ama ne alakası var?). Dolayısıyla böyle sorular da gelebilir, diyor. Arkasından yığınla lüzumsuz ve tabii ki çok densiz örnek veriyor: Cinsel ilişkiyle; yok içkiyle oruç açılır mı, diye gelen fetva istekleri vs. Ve ekliyor: Ben o (sözde) fetvada yazılan referanslara baktım. (Çok ümitleniyorum ki öldüren ifade geliyor) yanlış çeviriye uğramış!

İnanılır gibi değil! Düşünebiliyor musunuz? Mesela, İbn Rüşd gibi, aklı, mantığı Avrupa Reform'una yol açacak düşünceler üretmiş bir alimin  kaleme aldığı kitapta "bir babanın kızına duyması muhtemel şehvet"e yakınsamaya müsait (yakınsama diyorum, yanlış çevrilmiş ya güya!...) bir başlık ya da mevzu geçiyormuş!

İtiraf edeyim, dün akşam, o programı seyretmemin öncesinde, iş edindim, oturdum, İbn Rüşd'ün yalan haberde referans verilen Bidayetu'l-Müctehid isimli eserini -üstelik Türkçesini- buldum.  Üstadın (bütün Müslüman alimler gibi) asla böyle bir içtihadda bulunmayacağını biliyordum ve fakat merak ediyordum; mahrem-namahrem bahsinde neleri ele almış? Bu yalancı, iftiracılar acaba üstad adına tamamen uydurma bilgi ile mi yoksa başka bir bağlamdaki bir bilgiyi tahrifle mi zulmetmişler? Kelime kelime tarama yapılabilen pdf kitapta elbette ki tüm görüşler Kur'an'daki ayetlere ve sahih hadislere dayandırılmış. Peki, ilahiyatçının "yanlış çeviri" damgasını bastığı türden bir mevzu var mı?... Hayır! Kitaptaki bilgilerin, ne ne kadar yanlış çevrilirse çevrilsin oradaki formun ya da anlamın zerresine delalet etmesi imkansız. Fakat bize ne yazık ki programdaki ilahiyat profesörü, tıpkı DİB yetkililerinin DİB'e yaptıkları gibi -afedersiniz- akıldan, mantıktan ve hele de ilimden yoksun ifade yığınlarıyla ikircikli ve halkı Müslüman ahlakına iknadan uzak müdahalelerde bulundu...

Son durum yukarıda iç döktüğüm gibidir.
Peki şimdi ne olacak? Dediğim gibi, ben, o fetvanın DİB'de çalışan (ne bileyim, mesela ilkokul mezunu bir) görevlinin "Müslüman aklından" çıktığına dahi inanmıyorum. Bana göre bu olayın haber kısmı aşırı art niyetli, aşırı zalim, kutsal ve insanlık düşmanı, üstelik son derece amatör bir kumpasın ürünü. Ve lakin, her şerrde bir hayır vardır düsturu bir kez daha tezahür ediyor. Dinimizi-diyanetimizi emanet ettiğimiz, çalışıp vergilerimizle beslediğimiz DİB görevlileri, o kadar kifayetsiz, o kadar kifayetsiz ki  neredeyse Rabbiniz kim? sorusunun cevabı kadar açık ve net bir şekilde izah edilerek defedilecek bir krizde biz, onların varlıklarının, yaşanan bu krizi de aşan yaşamsal bir kriz hali olduğunu anlıyoruz. Rabbimiz dinimizi onların elinden korusun, Amin.