gmo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gmo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2012 Perşembe

Amerika’yı GDO’yla Yeniden Keşfetmek!



ABD’nin en havalı Teknoloji Enstitüsü MIT’nin (Massachusetts Institute of Technology) dergilerinden The Thistle’da, yazarın biri bundan tam 11 yıl öncesinde feryadı basmış ve demiş ki:
ABD medyasının ele aldığı skandalların temel özelliği, büyük şirketlerin çıkarına dokunmamasıdır. Oysa tüm zamanların en büyük skandalı, yiyeceklerimize çaktırmadan yapılan genetik müdahalelerdir.
Batılı bürokratlar üçüncü dünya ülkelerindeki yolsuzlukları alaya alırlar; ancak gıda terörizmindeki büyük şirket yolsuzlukları onların alay ettiklerini kesinlikle gölgede bırakır.
ABD’de aşağılık bir büyük şirket totalitarizmi söz konusudur. Ana akım medya bu duruma karşı ağız birliğiyle susmaktadır.
Sadece birkaç yıl içinde yiyeceklerimizin %60’ından fazlası [sene 2001; 2012’ye gelindiğinde durum nedir kim bilir?] GDO’lu hâle geldi ve insanların bundan haberi yok!
GDO'lu ürünlerin, gıda kaynaklarımız arasına sokulmasının sadece tek bir amacı var: Bir avuç büyük çok uluslu şirketin pay sahiplerinin kârlarını daha da artırmak.
Sene 2012 ve ben yukarıdakileri niye yazıyorum ey Okur? Çünkü benzer bir sürecin içine girdik-giriyoruz da ondan… Dönüp GDO’nun kalbine, ABD’ye bir bakalım istedim. Orada GDO’nun tarihini kimler, nasıl yazmışlar? Amerika’yı yeniden keşfetmek zorunda kalmayalım…  Merâmım budur…
GDO’lu gıdaların ölümcül zararlarından daha önceki yazılarımızda bahsetmiştik. Pekalâ, vahşi kapitalizmin bu enstrümanı nasıl devreye sokuldu? Efendim, 50’li yıllarla birlikte tarımda makineleşme ve endüstrileşme başlıyor. Beraberinde köylerden kentlere göç de… Tarım ilaçları, kimyasal gübreler şirketlerce bu dönemden itibaren geliştiriliyor. Bir de isim buluyorlar bu yeni sömürü düzenine: Haksız, yalan bir isim: Yeşil Devrim diyorlar. Sözde yeşil devrim, ABD halkına ve tüm dünyaya şu yalanı pompalıyor: endüstriyel tarım teknikleri; kimyasal ilaçlar, kimyasal gübreler vs. şarttır; aksi takdirde dünya, herkese yetecek gıdayı üretecek durumda değil!
Bu süreçte başta Monsanto olmak üzere büyük tarım kimyasalları üreten şirketler, Amerika devletinden büyük katkılar alıyor ve büyüdükçe büyüyorlar. Nihayet 90’lı yıllarla birlikte GDO’lu tohum üreticileri haline geliyorlar. Tabii bu kez ilâveten, GDO’lu tohumların kodlanmış hastalıkları için tarım kimyasalları üretmeye başlıyorlar…
                Birkaç sene önce izlediğim bir belgeselde, ABD’nin pek çok eyaletinde Monsanto’nun GDO’lu mısır vb. tohumlarından başka tohum ekmenin yasaklanmış olduğunu ve hatta aksine davranan çiftçilerin çok yüksek meblağlarda para cezası verdiklerini görmüştüm. İnanılır gibi değil, ama Monsanto’nun özel dedektifleri bile vardı! Kim ne ekiyor onu kontrol ediyorlardı... Belgeselde gördüklerim kâbus gibiydi sahiden de!… İnsanlar son derece çökkün ve mutsuz bir şekilde Monsanto ve diğer GDO firmalarına teslim olmak zorunda kalmışlardı…
Zaman içinde kendi ülkelerinde üretip ülke içine sattıklarından kazandıklarıyla tatmin olmamaya başlıyor bu dev firmalar ve dünyaya da musallat oluyorlar! Güney Amerika, Hindistan derken ülkemize kadar uzanıyor kolları. Bizde bu tohumların zora ki ekileceğini söyleyen kanunlar yok, çok şükür; ancak pekâlâ, GDO’lu tahıllar, mâmül ürünler ve katkı maddeleri ülkemizdeki marketlerde, pazaryerlerinde harıl harıl satılıyor. Dolayısıyla küresel GDO firmaları yanıbaşımızda. Şöyle izah edelim, Güngör Uras’ın biyografisini okurken rast geldiğim üzere: Sayın Uras seneler önce bir yazısında GDO’lu tarım ürünü istemedikleri mealinde sözler ederken –doğal olarak– Monsanto’dan bahsetmiş. Vay! sen misin bunu yapan? Şirket derhal dava açıyor Güngör Bey’e. Neden? Markanın itibarını zedelemekten! Neyse ki o zaman bir sonuç çıkmıyor…
Ama ABD’deki mevcut durum tam da böyle. Anılan firma ve diğerleri “patent hakkı” adı altında tüm ABD çiftçisine akla hayâle gelmeyen tarzlarda “hukuk” zulmü etmekte; âdeta kölelik sistemini hortlatmaktadır. Diyelim, bulunduğunuz eyalette “şu firmanın tohumunu ekeceksin” dayatması yok. Ve siz, dedenizden beri ektiğiniz mısırı bu sene de tarlanıza ektiniz. Yanı başınıza GDO’lu tohum eken birileri geldi. Tohumlar çiçeklenince tozlar karıştı ve sizin tarlanıza da GDO’lu ürünler sirayet etti. Şikayet ettiniz. Mahkeme karşı tarafı haklı buluyor. Diyor ki “senin tarlanda patentli ürün bulundu; şu kadar ceza vereceksin, patent hakkı!” Şaka değil, benzer öyküler yabancı basında o kadar çok ki!…
Şuraya gelecektim: Geçtiğimiz ay Tarım Bakanlığı, görece küçük dört firmayı, ürünlerinde GDO’lu soya lesitin kullandığı için halka ifşâ etti. İyi güzel etti de insanın aklına şu iki soru gelmez mi hemen:
Lesitin ise mesele, başta büyük firmalar olmak üzere diğerleri, ürünlerinde GDO’lu soya kullanmıyor mu?
Firmaların ürünlerinde, GDO’lu soya-lesitin dışında GDO içeren soya, kanola, ayçiçek, kakao ve yağları; GDO’lu mısırdan üretilen mısır şrubu (glikoz) gibi maddeler yok mudur?... Tarım Bakanlığı’nın bu soruların cevabını vermeden giriştiği tüm “pilot GDO çıkarmaları” anlamsız kalacaktır.

3 Nisan 2012 Salı

GDO’lu Gıdalar Hayvanları Öldürüyorsa Neden Bizleri de Öldürmesin?







Galiba artık hemen herkesin, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) hakkında az çok bir fikri var. Ama çok kısaca hatırlatalım: GDO, belli bir organizmanın genlerinin bir başka organizmanın genlerine aktarılmasıyla oluşuyor. Genler genellikle hayvanlar, bitkiler, böcekler, bakteriler veya virüslerden alınarak bitkilerin genlerine yerleştiriliyor. Amaç ne? ürün artışı ve dayanıklılık gibi daha fazla kâr elde etmeyi sağlayacak değişiklikler. Örneğin domatesi ele alalım: Kutup balığının donmaya dayanıklılık sağlayan geni alınıyor, domatese transfer edilerek domatesin donmasının önüne geçmeye çalışılıyor. Ya da hamam böceğigillerden kabuklu bir hayvanın kabuğunu oluşturan gen alınıp domatese aktarılarak bitkinin/meyvanın kabuğu kalınlaştırılıyor ki kolay ezilmesin, raf ömrü daha fazla  olsun. Bu örnekler artırılabilir… 


GDO’lu ürünlerin yelpazesi, başta mısır, soya ve kanola olmak üzere patates, domates, fasulye, salatalık ve daha birçok tahıl, meyve, sebze ve hatta hayvanlara kadar uzanıyor. Nisan 2011’de Çin’de,  anne sütü veren ineğin basına tanıtıldığını hatırlatmak isterim.  Dolayısıyla amaca hizmet adına her türlü yanlış ve günahı mübah gören Makyavelist modern bilim, sadece bitkilerin genlerine değil, hayvanların genlerine de müdahale edilebiliyor. Daha ötesinin olamayacağını; yani insana hayvan ya da bitki geni transfer edilemeyeceğini kimse iddia edemez öyle değil mi?

GDO meselesinin her biri ayrı ayrı müzakereye muhtaç etik, teolojik, fizyolojik, sıhhî, ekolojik vb. pek çok yanı var. Bu yazıyla benim ortaya koymak istediğim taraf, GDO’nun bilimsel deneylerle kanıtlanmış ölümcül zararları olacak.

Hâlihazırda Türkiye, devlet eliyle GDO’lu tahıl üreten dünya kartellerinin 13 çeşit ürününün ithaline izin vermiş durumda. Bilindiği gibi gerek ilgili Kurul ve gerekse Tarım Bakanı Sayın Mehdi Eker, hayvanların yediği GDO’lu yemlerin insanlara hiçbir şekilde zarar vermeyeceğini iddia ediyorlar.

Bu noktada iki önemli soru beliriyor: Yemleri yiyen hayvanların sağlıkları bizi hiç mi ilgilendirmez? Hayvanların etleri, sütleri, yumurtalarını vs. tükettiğimizde herhangi bir zarar görmeyeceğimize ilişkin yeterli bilimsel veri var mı?

İlk sorunun cevabı belli: Hayvanların bu yemleri yemekten doğacak hastalık ve ölümleri kesinlikle kimsenin umurunda değil! Peki, bu konuda yapılmış bilimsel araştırmalar neler söylüyor? İngiliz ve Kanadalı bilim adamları, Microbial Ecology in Health and Disease isimli bilimsel dergide yayınladıkları makalede, GDO’lu gıda ve yemlerin kanıtlanmış 12 zararını şöyle ortaya koydular: 


YAVRULARDA ERKEN ÖLÜM: 2005 ve 2006 yılları arasında, Rusya Bilimler Akademisi’nden bilim adamları genetiği değiştirilmiş soya ile fareleri beslediler. Bu fareler, aşırı derecede küçük yavrular doğurdu. Yavruların yarısından fazlası 3 hafta içinde öldü. Sonuçlar bilimsel dergi ve konferanslar olmak üzere yedi ayrı yerde yayımlandı.

ALERJİ: 2004 ve 2005 yılları arasında, Hindistan'ın Madya Pradeş bölgesinde GDO’lu pamuğa mâruz kalan yüzlerce tarım işçisi ve pamuk üreticisi, Madya Pradeş, Hindistan, pamuk işleyicileri ciddi alerjik rahatsızlıklar yaşadı. Vaka incelemesi ve sonuçları Science and Society isimli dergide 2006’da yayımlandı.

GDO'LU ÜRÜN YİYEN KOYUNLAR ÖLDÜ: 2005 ve 2006 yılları arasında, Hindistan'ın Andra Pradeş şehrindeki Warangal bölgesinde, dört ayrı köyde GDO’lu pamuk hasat artıklarını yiyen binlerce koyun öldü. Vaka incelemesi ve sonuçları Science and Society isimli dergide 2006’da yayımlandı.

AKCİĞERDE İLTİHAP: 2005 yılında, Canberra, Avustralya’daki Commonwealth Scientific and Industrial Research Organization‘daki bilim adamları, normalde zararsız bir protein içeren bir transgenik fasulyeyi farelerde test ettiler. GDO’lu fasulye, farelerin akciğerlerinde iltihaplanmaya neden olmuştu. Ayrıca, fasulyenin içine dahil edilen yabancı proteinin, diğer besinlerdeki proteinlere karşı da hassasiyeti kışkırttığı ortaya çıktı. Deney sonuçları 2005 ve 2006’da iki ayrı bilimsel dergide yayımlandı.

AKCİĞERDE SORUN VE PROTEİN HASSASİYETİ: 2005 yılında, Canberra,  Avustralya’daki Commonwealth Scientific and Industrial Research Organization‘daki bilim adamları, normalde zararsız bir protein içeren bir transgenik fasulyeyi farelerde test ettiler. GDO’lu fasulye, farelerin akciğerlerinde  iltihaplanmaya neden olmuş ve fasulyenin içine dahil edilen yabancı proteinin, diğer besinlerdeki  proteinlere karşı da hassasiyeti kışkırttığı ortaya çıktı. Deney sonuçları 2005 ve 2006’da iki ayrı bilimsel dergide yayımlandı.

AKCİĞER, PANKREAS VE TESTİSLERDE SORUN: İtalya’daki Urbino, Perugia ve Pavia Üniversitelerindeki bilim adamları, 2002'den 2005'e kadar yayınladıkları raporlarda GDO’lu soyalarla beslenen genç farelerin pankreas, akciğer ve testis hücrelerinin etkilendiğini ortaya koydular. Sonuçlar dört ayrı bilimsel dergide yayımlandı.

BEŞ KÖYLÜ ÖLDÜ BİRÇOĞU DA HASTA: 2003 yılında, Filipinlerin güneyindeki köylüler, Monsanto'nun GDO’lu ve hibrit mısırları çiçeklenmesiyle, gizemli hastalıklara yakalandılar. Köylülerin kanlarında bu ürüne karşı koyan antikorlar tespit edildi. Nedeni belirsiz en az beş ölüm vakası yaşandı. Bazılarının hastalıkları hâlen devam etmektedir. Vaka incelemesi ve sonuçları Science and Society isimli dergide 2006’da yayımlandı.

BÖBREK VE KANDA ANOMALİLER: 2004 yılında Monsanto'nun gizli araştırma dosyası, GDO’lu mısırlarla beslenen sıçanlarda ciddi böbrek ve kan anormallikleri olduğunu gösterdi. Ayrıntılı bilgiler www.gmwatch.org adresinde yayımlandı.

İNEKLER ÖLDÜ: 2001 ve 2002 yılları arasında, Almanya’nın Hesse bölgesinde GDO’lu mısır yedirilen bir düzine inek öldü. Ayrıca ineklerde pek çok hastalığa sebep oldu ve hasta hayvanlar kesilerek telef edildi. Vaka incelemesi ve sonuçları Science and Society isimli dergide 2004’te yayımlandı.

ORGAN YETMEZLİĞİ GÖRÜLDÜ: 1998 yılında, İskoçya’da Arpad Pusztai ve arkadaşları GDO’lu patatesle beslenen farelerin tüm organ sistemlerinde hasar meydana geldiğini tespit ettiler. Sonuçlar 2003 yılında İskoçya’da, uluslararası bilimsel bir dergide yayımlandı.

BARSAKLARDA SORUN: Aynı sene (1998) Mısır’daki bilim adamları benzer etkileri GDO’lu patatesle beslenen farelerin barsaklarında da buldular. Sonuçlar 1998’de Nat Toxins isimli bilimsel dergide yayımlandı.

MİDELERDE DELİK: ABD Gıda ve İlaç Kurumu’nun (FDA) 1990'ların başına tarihlendirilen verilerinde, GDO’lu domatesle beslenen farelerin midelerinde küçük delikler açıldığını ortaya koydu.

TAVUKLARI ÖLDÜRDÜ: 2002 yılında, Aventis firması’nın (daha sonra Bayer CropScience) İngiliz karar mercilerine gönderdiği veriler, GDO’lu mısırla beslenen tavukların ölme ihtimalinin diğerlerine göre iki kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Bilgiler, Science and Society isimli dergide 2004’te yayımlandı.



            Görüldüğü gibi yukarıdaki 12 kanıt, GDO’lu gıdalarla beslenen hayvanların ölüm ve çok çeşitli ölümcül hastalıkla ve soylarının tükenmesiyle karşı karşıya olduğunun;  dahası, GDO’lu ürün tarımı yapan insanların da çeşitli hastalıklara yakalandığını ortaya koyuyor.
 
Dinî sorumlulukları, merhameti, bilim etiğini bir yana bırakalım. Hadi biz de Batılılar gibi pragmatist bir gözle bakalım: hayvanları gözden çıkarmak akıllıca mıdır? Hayvanların soylarının tükenmesi insanoğlunun soyunun tükenmesi tehlikesini de getirmiyor mu?


Diğer yandan, küresel dev şirketlerin devletlerin akademileri üzerindeki baskıları sonucu GDO’lu gıdaların insan organizması üzerindeki yıkıcı etkileri henüz bilinemiyor. Ama iki çocuk annesi olarak, şöyle bir mantık yürütmenin son derece yerinde olduğunu düşünüyorum: Çağdaş tıp bizlere emzikli bir kadının yiyip içtiğinin, sütü aracılığıyla bebeğine yarar ya da zarar vereceğini öğütlüyor. Örneğin, ilaç içildiği günlerde bebeği emzirmememizi sıkıca tembihliyor. O halde nasıl oluyor da hayvanlar üzerindeki zararları bilimsel deneylerle kanıtlanmış GDO’yla beslenen hayvanların sütleri, etleri, yumurtaları bizleri “kesinlikle” etkilemiyor?

Ülkemizde GDO’lu yemler tüketen hayvanların ürünlerini içeren gıdaların etiketlenmesi zorunluluğu yok. Olsa dahi, üzerinde etiket olmayanların gerçekten GDO’suz olduğuna nasıl inanacağız? Derim ki görece yolun başındayken zarardan dönelim. Yüce Allah’ın âyetinde (Nisa:119) buyurduğu gibi şeytana uyup, O’nun yarattığını değiştirmeyelim. 

5 Ocak 2012 Perşembe

Gıda Güvenliğine Küresel Saldırı


Gıda Güvenliğine Küresel Saldırı: [GDO’yla Amerika’yı Yeniden Keşfetmenin Türkiye’de Yol Açacağı Belâlara Dâir Ciddi Uyarılar][1]
Çeviri: Emine Sonnur Özcan

Son on yılda, büyük şirketlerin hakim olduğu ana akım medya skandal raporlama konusunda giderek uzmanlaştı. Ancak belirli tipteki skandallar dikkate alındı, büyük şirketlerin çıkarlarına dokunmayan skandallar bunlar. tüm zamanların en büyük skandalı olmaya aday bir skandal var ki çok az sayıda medyanın dikkatini çekiyor: yiyeceklerimiz, çevremiz ve elimizdeki türlerimize çaktırmadan yapılan genetik değişiklikler.

Bu skandaldan, en aşağılık şekliyle büyük şirket totalitarizmi kokusu geliyor. Bu durum, genellikle batılı bürokratların alaya alarak üçüncü dünya ülkelerinde atfettikleri yolsuzlukları da aşan düzenli yolsuzluk ve beceriksizlikleri ortaya koymuştur. Gıdalarımız ve çevremizin genetik olarak dönüştürülmesinin, önceden tahmin edilemeyen, geri dönüşü olmayan ve bu gezegen üzerindeki türlerin tüm gelecek nesillere etkileyecek sonuçları olacaktır. Çeşitli nedenlerden dolayı olsa da, büyük medya bu dönüşümle ilgili olarak bir araya gelip sessiz kalmıştır.

Amerikalıların çoğu bunun farkında olmamasına rağmen, yediğimiz gıdaların % 60’ından daha fazlasının genetiği değiştirilmiş. Gıdaların bu hâle gelişi sadece bir kaç yıl içerisinde gerçekleşti. Bugün, genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır, soya fasulyesi ve kanolaya; kahvaltılık tahıllardan  mısır cipsine, alkolsüz içeceklere kadar işlenmiş gıdaların pek çoğu eklendi.  Hatta taze sebzelerin dahi genetiği değiştirilmiştir.

Bilim adamlarının, bir organizmanın genlerini alıp başka bir organizmanın içine yerleştirilmesiyle genetiği değiştirilmiş bitkiler oluşturulur. Tipik olarak, genler, hayvanlar, bitkiler, böcekler, bakteriler veya virüslerden alınır ve sonra geliştirilerek veya belli bir özelliği oluşturmak amacı ile bitkilere yerleştirilir. Örneğin, bilim adamları, bir domatese, bir kutup balığının anti-friz özelliklere sahip bir genini transfer etmişlerdir. Amaç domatesi donmaya karşı daha dayanıklı hâle getirmek iken, gen transferi ile beklenmeyen yan etkiler ortaya çıktı: domateslerde müşterilerin hoşlanmadıkları “metalik” bir tad ortaya çıkmıştı ve üstelik hemen eziliyordu. 
Yakın gelecekte gıda ve çevremize yönelik  daha da cesur değişiklikler yapıldığını göreceksiniz. Yakında, farkında olmayan tüketiciler genetiği değiştirilerek yarı zamanda, tam boyutuna büyütülmüş somonları satın alacaklar. Bu yaz, genetiği değiştirilmiş böcekler ABD’ye salınmış olacak. Böceklerin ilk topluluğunu takibini sağlayacak bir belirteçle modifiye edilmiştir. Daha sonra, GM böcekler ile birleştiğinde, böcek zararlılarının yok edebilecek böceklerde öldürücü özellikler geliştirilecek

GDO'lu ürünlerdeki son gelişmeler, bilimsel ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Aksine, GDO'lu ürünlerin, gıda kaynaklarımız arasına sokulmasının sadece tek bir amacı var: bir avuç büyük çok uluslu şirketin pay sahiplerinin kârlarını daha da artırmak (Büyük medyanın iddia ettiğinin aksine bu amaç çoğunluğun çıkarlarına aykırıdır: Çünkü en zengin %1 milli gelirden %42; en zengin %10, %80 alırken, dipteki fakir %80’in milli gelirden aldığı pay %5’ten daha azdır).

En önemli tarımsal biyoteknoloji şirketleri şunlar: Monsanto (şimdi Pharmacia’nın bir iştiraki), Syngenta (AstraZeneca ve Novartis arasında yeni bir birleşme), Aventis, Dupont ve Dow. Ve özellikle geleneksel tarımsal kimyasallar, pestisit ve herbisit olarak uzmanlaşmış Bu şirketlerden özellikle zıraî kimyasallarda uzmanlaşmış olan Monsanto, Dünya Bankası'nın yardımı ile, altmışlı ve yetmişli yıllarda dünyada yeşil devrimin arkasındaki, itici güç oldu.

Yeşil devrim sırasında, milyonlarca üçüncü dünya çiftçisinin, sürdürülebilir geleneksel tarım uygulamasının yerini, büyük ölçekli, güçlü yatırımlı, kimyasal gübre ve zirai ilaç etrafında oluşturulmuş endüstriyel tarım teknikleri aldı.  Kimyasal tarım, gıda üretimini daha yüksek verime ulaştırmakla sonuçlanmadı;  dünyadaki açlığı azaltmak için çok az şey yaptı ve refah eşitsizliğini daha da çok artırdı. Aslında, yeşil devrimin etkisi, daha çok köylüleri arazilerinden, gereksiz işgücü olarak hizmet edecekleri kalabalık şehirlere sürme yönünde olmuştur. Ayrıca, yeşil devrim, kimyasal tarımın büyük yatırım ihtiyaçları nedeniyle, pek çok üçüncü dünya ülkesini borçtan felç haline gelmiş bir hâle soktu. Bugün, giderek yeşil devrimin yoksullar için bir felaket olduğu görülüyor. Bununla birlikte, zirai-kimyasal şirketler, kimyasal satışları artırmaları ve üçüncü dünya ülkelerinin gıda üretimi üzerindeki kontrollerini önemli ölçüde genişletmeleriyle  büyük kârlar elde etmiştir.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin aynı tarımsal biyoteknoloji şirketleri tarafından takdim edilmesi, yeşil devrimin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Tarımsal biyoteknoloji şirketleri için GDO'lu ürünlerde en önemli amaç, kimyasal satışlarını artırmak ve ve tarım üzerindeki kontrolü daha da sağlamlaştırmaktır. Örneğin, Monsanto tarafından satılan genetiği değiştirilmiş ürünlerin üçte ikisi, özellikle, kendi kimyasal bitki öldürücüsü Roundup’a muhtaç şekilde tasarlanmıştır. Bu, çiftçilerin bitkileri için daha fazla Roundup kullanmasını sağlayarak bitki öldürücü satışlarını artırmıştır. GDO'lu ürünlerin bir diğer önemli özelliği de tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet patentli olabilmesidir. Bu durum, tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin tohum kullanan çiftçiler üzerinde benzeri görülmemiş bir kontrolüne neden olmaktadır.  Çiftçiler, binlerce yıl boyunca,  en iyi tohumlarını saklayarak yeniden üretebildiler. Oysa bugün, Monsanto'nun genetiği değiştirilmiş tohumlarını satın çiftçilerin, bu uygulamayı sürdürmeleri yasaktır ve onların her yıl yeni tohum almaları gerekmektedir. Dahası, Kanada'da yeni bir mahkeme kararı ile ortaya koyulduğu üzere, komşu çiftliklerden çapraz tozlaşma yoluyla, ekinlerine GDO türü bulaşan çiftçiler Monsanto'ya hak bedelleri ödemek zorunda kalmışlardır.

Genetiği değiştirilmiş ürünler, büyük tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin özel çıkarlarına hizmet ederken, şu anda tüketicilere hiçbir fayda sunmamakta ve bazı durumlarda çok önemli sağlık ve çevre riskleri oluşturmaktadır. Monsanto, kurumsal iletişim müdürü Phil Angell göre, "Monsanto biyoteknolojik  gıdaların güvenliğine tenezzül etmez."Bizim satış kârlarımız yeterince yüksektir. Güvenliğini sağlanması ise FDA'nın işi dir." Ancak FDA, GDO'lu ürünleri onaylamamıştır. Açıkçası, FDA böyle demiş olsa da , şirketleri piyasa öncesi güvenlik testlerini gerçekleştirmeleri yolunda  teşvik etmemiştir.

StarLink fiyaskosu gibi son skandallara rağmen, Lax federal düzenlemeleri doksanlı yılların başlarından beri yerinde saymaktadır. Dahası FDA, kitlesel halk haykırışları karşısında bile, GDO'lu ürünlerin zorunlu etiketleme gerektirdiğini reddederek, biyoteknoloji endüstrisinin yanında durmaya devam etmektedir.

Bu durum, aşırı kurumsal istismarın, münferit bir olay değil büyük resmin bir parçası olduğunu göstermektedir. Yoksulluktan çevre kirliliği kontrolüne kadar  dünyada sorunların çoğu, şirketler olarak adlandırılan, büyük zalim ve sorumsuz özel kurumların eylemlerinden kaynaklanmaktadır. GSYİH'nın neredeyse yarısı dünyanın en büyük çok uluslu şirketlerindir. Sıkı hiyerarşik ve diktatoryal yapısı nedeniyle, bu monolitik şahsiyetlerin eylemleri, gezegenimizin sâkinlerinin demokratik kontrolü dışındadır. Daha iyi ve daha güvenli bir dünya için gerekli adım, tüm paydaşların ve demokratik kurumların, karar verme sürecine katılımının sağlanmasıyla olabilir. Biyoteknoloji gibi teknolojilerden insanlık için faydalı bir amaca hizmet etmesini, sadece totaliter kişilerden temizlenmiş özgür bir toplumda, bekleyebilirsiniz.

Düzenleme efsânesi
ABD’deki federal düzenleyici kurumlar, dünyadakiler arasında en katı olmakla ünlenmiştir. Oysa, genetiği değiştirilmiş gıdalar ve hayvanlara ilişkin düzenlemelerine gelince, anılan hakikatten bu kadar uzak olamazlar. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar etrafındaki gevşek düzenleme politikaları, ilk olarak Bush yönetimince geliştirildi ve Clinton yönetiminin endüstrisi yanlıları tarafından devam ettirildi.
Seksenlerin sonları ve doksanların başlarında, biyoteknoloji stokları düzenleyici kurumların yeni teknolojilere yavaş onay oranları nedeniyle performansları beklentileri ölçüsünde değildi. Bush yönetiminin, doğmakta olan biyoteknoloji endüstrisini teşvik etme girişimleri ve düzenlemeleri benimsedi. Ardından 1992 yılında FDA, GDO'lu ürünlerin geleneksel üreme teknikleri ile elde edilen ürünlere "büyük ölçüde eşdeğer" olduğuna hükmetti. FDA’in 1992 "eşdeğerlilik" kararına, MIT ve Harvard Üniversitesi'nden pek çok önde gelen biyolog profesörler ve FDA’in kendi içindeki bilim adamlarınca itiraz edilmektedir. Örneğin, 1992 yılında, FDA'nın Mikrobiyoloji Grubundan Dr Louis J. Pribyl, (açılan bir davada ortaya çıkan bir iç yazışmada) "geleneksel ıslah ve genetik mühendisliği türlerinin öngörülen etkileri arasında derin bir fark" olduğu yönünde uyarmıştır.

FDA’in "Eşdeğerlilik" kararı uyarınca, GDO'lu ürünler piyasa öncesi herhangi bir zorunlu güvenlik testini gerektirmemektedir. Tanınmış biyologlar, gıdalardaki genetik değişikliklerin en azından "gıda katkı maddeleri" ile  aynı güvenlik ve gerekli toksikolojik tüm testlerden geçmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu durum, bilinmeyen alerjenler, yeni toksinler ve beslenme içerik değişiklikleri gibi şeyler için testleri gerektirecektir. FDA, Biyo-teknoloji endüstrisinin lehine olsa da, bu temel testlerin zorunlu hale getirilmesini reddetmeye  devam etmektedir.

FDA  aynı zamanda GDO'lu ürünlerin etiketlenerek tüketicilerin pazar yerinde seçim özgürlüğünün sağlanmasının da gerekli olmadığını düşünmektedir. FDA’in kendisi tarafından yapılan bir kamuoyu yoklaması ve diğerlerinin sonuçları, Amerikan halkının ezici bir çoğunlukla (% 70-90) GDO'lu ürünlerin etiketlenmesini istediğini göstermiştir. Bununla birlikte, FDA bu ürünlerin etiketlenmemesine karar vererek,  biyoteknoloji endüstrisinin dileğini dikkate aldı. Doğal türevleri ile karıştırılan genetiği değiştirilmiş ürünlerin potansiyel zararlı sağlık etkilerinin izlenmesi, yeni teknoloji ile ilgili imkansız durmaktadır. Buna ek olarak genetiği değiştirilmiş organizmalar hakkında düzenleme yapması beklenen FDA, USDA ve EPA gibi kurumlar, endüstri tarafından bozulmakta ve rüşvet konusu olmaktadır.

Kendi böcek ilacını üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu mısır ve patateslerin ilaçları, başta böcek üzerinde yargı yetkisine sahip ajans EPA tarafından incelenir. Bilim adamlarının, bakteri ve virüslerden genleri aktarmalarının şartları, GDO'lu ürünlerin üzerinde yetki iddiası olan USDA tarafından düzenlenir. Bazı durumlarda, hangi federal kurumun yetkili olduğu açık değildir. Bilim adamlarının genetiği değiştirilmiş somonun, ekosistemler üzerinde büyük hasara yol açacağı korkusu, muhtemelen FDA tarafından düzenlenecektir. Çünkü, genetiği değiştirilmiş balığın ekstra büyümesine neden olan hormon, bir ilaç olarak kabul edilmekte ve yargı konusu olmaktadır. Çevre çalışmaları konusunda bir deneyim olmamasına rağmen, FDA, bu balık üzerindeki yargı yetkisini, GDO’lu balık ve çevre arasındaki etkileşimi araştıran çalışmalar yapılmalı, şeklinde kullanmıştır.

GDO ve Medya

Ana akım medyanın kalitesi, hiçbir zaman çok iyi olmamasına rağmen, son birkaç yıl içinde önemli ölçüde azalmıştır. Bu büyük oranda  son zamanlarda yer alan rekor düzeydeki medya konsolidasyonlarının sonucudur. Bugün sekiz mega medya kuruluşlu, bütün medyanın yarıdan daha fazlasını kontrol etmektedir. Bu şirketlerin her biri, gazete, dergi ve yayınevleri ile birlikte, TV, kablolu yayın ve radyo istasyonlarından oluşan geniş bir diziyi kontrol etmektedir. Medyanın, büyük şirketlerin bir iş kolu olarak, öncelikli bir yer edinmesi giderek artmaktadır. Bu durum, profesyonel gazeteciliğin sıkıntıya düşmesine sebep olmuştur (örneğin bkz Robert McChesney son kitabı "Rich Media, Poor Democracy "). Maliyetlerden tasarruf için, gazeteci sayısı azaltılmış, araştırmacı habercilikte masraflar önemli ölçüde kısılmış ya da toptan ortadan kaldırılmıştır. Güçlü kişi ya da kurumların kapsamlı soruşturma raporları kâr elde etmek için kötü addedilmiştir. Şu anda, büyük şirketlerin halkla ilişkiler sektöründe, gazetecilere oranla daha fazla insan vardır. Sıkıştırılmış  gazeteciler, kendilerine beslemek için, sık sık halkla ilişkiler firmalarının önceden paketlenmiş haberlerine başvurmaktadırlar.

Ancak büyük medya daima iş dünyası yanlısı bir önyargı yaymak üzere tasarlanmıştır. Sık sık iddia edildiğinin aksine, medya ve haberin tüketicileri, yani genel kamuoyu, medya şirketlerin gerçek müşteriler değildir. Bunun yerine, onlar medya kuruluşları tarafından reklamverenlere satılan bir üründür (örneğin bakınız, Manufacturing Consent by E. Herman and N. Chomsky). En büyük reklamverenleri arasında, ilaç, kimya ve biyoteknoloji endüstrisi bulunmaktadır. Müşterileri ile iyi bir çalışma ilişkisi ve bu nedenle sağlıklı bir kâr marjı sağlamak  için, büyük medya her zaman, en büyük reklamverenlerini rahatsız etmemeye dikkat eder. Bu, onların haberlerinde yansıtılır. Monsanto ve genel olarak biyoteknoloji endüstrisi şirketleri, müşterilerine GDO'lu ürünlerle ilgili haberler vermede kendi nüfuzunu kullanırken oldukça saldırgan davranmışlardır.

1997 yılında, Florida, Tampa’de  bulunan Fox ait TV istasyonundaki iki araştırmacı gazeteci, Jane Akre ve Steve Wilson, Monsanto'nun ineklerde süt üretimini artırmak için kullanılan genetiği değiştirilmiş rekombinant sığır büyüme hormonu ile ilgili bir haber hazırladılar. Hormon, Kanada ve Avrupa'da yasaklanmış olmasına rağmen, farkında olmayan milyonlarca Amerikalının  rBGH tedavisi gören ineklerin sütünü içtiği ortaya koyuldu. Gazeteciler, bu durumun insanlarda kanser etkisi yaratma riskini gösteren  çalışmalardan da bahsettiler. rBGH’nin, süt ineklerinin sağlığına da olumsuz etkileri olmasına rağmen; süt içen insanlar üzerindeki etkilerini belirlemek için yeterli testlere tabi tutulmamış; bu haliyle hayvan ilacı olarak hükümet tarafından onaylanmıştı.

Monsanto, haber-belgeselin yayınlanmasından kısa bir süre önce haberin yeniden yazılmaması halinde Fox ağına verdiği reklamları durdurma tehdidinde bulundu. Akre ve Wilson, 83 temize çıkarma denemesinde başarısız görülünce sayfalar yakılarak yok edildi. Akre ve Wilson’ın kendilerinin yazdıklarının reddettikleri, içinde pek çok yalan barındıran belgeselin değiştirilmiş bir versiyonu Fox tarafından yayınlandı. Akre ve Wilson, Fox’a karşı dava açtılar ve kazandılar. Jüri, Fox’a karşı Akre’yi, neredeyse yarım milyon dolarla ödüllendirdi. Fox, şimdi karara itiraz ediyor.

Tehlikeler

Organizmalardaki genlerin nasıl çalıştığına ilişkin bilimsel algılama henüz emekleme döneminde. Aslında, üniversitelerin biyoloji lisans programları bu alanda yeni buluşları aktarmak için sürekli değişmekte, güncellenmektedir. Ekoloji bilimsel alanda, diğer alanlara göre daha az gelişmiştir. Bu nedenle besinlerimiz ve çevremizin içerisine bırakılan GDO'ların etkileri hakkında çok az tahmin yapılabilir. Ancak, bizim cehaletimiz karşısında, bağımsız ya da hükümet sponsorluğunda GDO'lu ürünlerin ve hayvanların risklerini araştıran bilimsel çalışmalar yok denecek kadar az. Literatürde yayınlanan bile endüstri sponsorluğunda yapılmış kıt ve yetersiz çalışmalar. Üstelik  bunlar, düşük araştırma kaliteleri nedeniyle eleştirilmiştir. Sınırlı bilimsel algılamaya rağmen, bilim adamlarının büyük bir kısmı, GDO'lu ürünlerin, geleneksel ıslah yöntemlerine göre daha çok daha büyük  riskler taşıdığına şaret etmişlerdir. Bilim adamları genetik mühendisliğinin besinlerimiz için, daha önce yemeklerimizde hiç bulunmamış, tanınmayan proteinler ürettiklerine dikkat çekiyor. Bu proteinler yeni alerjenler, toksinler ve hastalıkların yanı sıra kanser ve salgın hastalıklar için de yeni kaynaklar üretmektedir. (FDA, ABD'de çocukların yüzde sekizinin gıda alerjilerinden muzdarip ve durumun gittikçe daha da kötüleşir olduğunu kabul etmektedir). New England Journal of Medicine 1996 yılında, etiketsiz genetiği değiştirilmiş gıdaların, “belirsiz, öngörülemez ve test edilemez" oldukları yönünde uyarmıştır.

GDO'lu ürünlerin etkilerini, sanayinin desteklemediği halde bağımsız olarak araştıran ilk çalışma, 1998 yılında İskoçya'daki Rowett Araştırma Enstitüsü'ndeki bir bilim adamı, Arpad Pusztai tarafından yapıldı. O, genetiği değiştirilmiş ürünlerin memeliler üzerindeki etkilerini araştırmaktaydı. Pusztai yaptığı çalışmada sıçanları, içerisinde bitki zararlılarına direnç geliştiren bir protein bulunan genetik lektinli patatesle besledi. Aynı zamanda, kontrol grubu sıçanlarını da genetiği değiştirilmemiş patates ve lektinle besledi. Pusztai deney sonunda, GDO'lu patatesle beslenen farelerde, iç organ hasarı, beyin gelişiminde yavaşlama ve sindirim sistemi organlarında kalınlaşma tespit ederken,  doğal patates ve lektinle beslenenlerin normal olduklarını keşfetti. Bu araştırmanın sonucu, sadece, yabancı gen aktarılan yiyeceklerin organ hasarına sebep olması bakımından değil, genetik mühendisliği sürecinin kendisinin hasara neden olan yan etkileri olduğunu ortaya çıkardığı için de önemlidir.

Pusztai araştırmadan sonra, ön bulguları paylaşmak için İngiliz televizyonuna çıktı. Bu sonuçların açıklanması, İngiltere'de GDO’lu gıdalara karşı kamu itirazı yarattı. Araştırmanın yapıldığı Rowett Enstitüsü’nün müdürü, Pusztai’nin araştırmasının varlığını inkar eden bir cevap verdi. Arkasından Pusztai’nin araştırmasını yok etti; ayrıca enstitüdeki benzer araştırma projelerini de yürürlükten kaldırdı.

Monsanto’nun, Rowett Pusztai televizyona çıkmadan önce enstitüye 224.000 $ araştırma bursu verdiği ortaya çıktı. Pusztai’nin araştırmasınının varlığını İngiliz tıp dergisi Lancet’te yayınlanan  hakemli bir makalenin varlığı ispatlamıştır. O tarihten sonra, 24 uluslararası uzmanın Pusztai’nin verilerinin kaliteli ve ileri araştırmalar için bir temel olarak hizmet etmesi gerektiğini ilan ettiler. Bununla birlikte, "Genetiği Değiştirilmiş Gıda, Tüketiciler İçin Bir Self-Savunma Kılavuzu" kitabının yazarı Ben Lilliston’a göre, ABD veya İngiltere'de, GDO’lu gıdaların memelilere etkilerini araştıran çalışmalar, bağımsız ya da hükümet sponsorluğunda yapılmamaktadır.

GDO'lu ürünlerin çevre için önemli tehlikeler oluşturması, gıda arzımızı da tehlikeye sokabileceğine kanıt oluşturmaktadır. Örneğin, özellikle ot zararlılarına dayanacak şekilde tasarlanmış GDO'lu ürünlerin, çapraz tozlaşma yoluyla dirençlerinin yabancı otlara da geçebileceği keşfedildi. Bu tür "süper yabani otların" yaygınlaşması, modern ot zararlılarıyla mücadelenin etkinliğini yok edecektir. 


Çiftçilerin Kontratla Bağlanması
Monsanto, fikri mülkiyetini güçlendirmek için, Stalin ve Latin Amerikalı diktatörlerin sindirme uygulamalarına başvurarak, standart teknikler geliştirmiştir. Monsanto tohumlarını satın alan çiftçilerin, tohum saklamayacakları ve tohumları satın aldıktan sonraki üç yıllık sürede Monsanto’nun bitkilerinden örnek alma hakkını veren vereceklerini taahhüt eden "Teknoloji Kullanım Sözleşmesi"ni imzalamaları gerekmektedir. Monsanto’nun, önceki yıl içinde kendisinden tohum satın alan çiftçilerin bitkileri üzerinde rasgele DNA testleri yapma hakkı da vardır. Monsanto, bu haklarını takip için, tam zamanlı Pinkerton dedektifleri ve emekli Kanada Atlı Polislerini işe aldı.

1999’da Washington Post’ta yayınlanan bir makaleye göre, Monsanto ücretsiz bir telefon hattı kurararak  “bahşiş hattı” oluşturdu. Böylece tohum sakladığından şüphelenilen çiftçileri yakalattı.  Dahası, hasat sezonunda, Monsanto, görünürde, "eğitim" amacıyla kurulmuş radyosundan tohum saklarken yakalanan çiftçilerin isimlerini listeleyerek verdi. Sonra tasarruf 35.000 $ ödeyerek şirketin Monsanto ile yerleşmiş tohumlar, ve başvuran bir çiftçi, "şirket eleştiren onu yasakladığı bir anlaşma imzalayarak" ilk değişiklik haklarının bir parçası teslim oldu. Tohum sakladığını itiraf eden bir çiftçi, Monsanto’yla anlaşmaya vararak 35.000 $ ödeme ve “şirketi eleştirmeyi yasaklayan bir anlaşma imzalamaya” razı oldu.

Monsanto tohum saklayan çiftçilere ABD ve Kanada'da binlerce dava açtı ya da tehdit etti. Monsanto kendisiyle asla kontrat yapmayan çiftçileri de topraklarından sürdürmüştür.

Monsanto Kanada’da mart ayının sonlarına doğru (2001), Percy Schmeiser adlı 70 yaşındaki, beşinci nesil çiftçiye karşı emsal bir davayı kazandı. Çünkü 1998 yılında, Monsanto, Schmeiser’ın kanola bitkisini incelemiş ve patentli ot zararlısına karşı dirençli varyant testi pozitif bulunmuştu. Esasen Schmeiser, Monsanto’dan tohum satın almamış, uzun yıllar boyunca kendi tohumunu ekmişti. Buna rağmen, komşu çiftlikteki GDO’lu kanolalar tozlaşmayla kendi ekinine bulaşmıştı. Bundan ekinlerinin zarar gördüğünü ileri süren çiftçi mahkemeye gitti. Washington Post’ta yazılan makaleye (30 Mart) göre mahkeme, kasıtlı olarak GDO’lu kanola ekmemiş olsa dahi zarardan Schmeiser’ı yükümlü tutmuştur. Çünkü yürürlükteki kanun, çiftçilerin, komşu çiftlikteki GDO’lu ekinlerden etkilenmeleri halinde patentli ürünlere karşı patent hakkı ödemelerini düzenlemektedir.

Döner kapı
Diyelim ki FDA tütünü bir ilaç olarak ortaya koydu. FDA’de bir süre çalışıp sonra eski tütün şirketlerine dönen yüksek düzeydeki bilim adamları, yöneticiler ve tütün sanayi lobicilerinin işlerini hakkıyla yaptıklarına inanır mısınız?  Thistle (dergisi) inanmayacaktır. Ancak, iş dünyasıyla federal düzenleyici kurumlar, yanı sıra federal düzenleyici kurumlar arasındaki bu döner kapı vardır, gelişmektedir ve özellikle yağlanmaktadır.  İşte birkaç örnek:

GDO'lu ürünlerle ilgili onay ve etiketleme politikasının kritik döneminde FDA’de üst karar verici mercilerden biri Michael Taylor’dı. Kendisinin hukuk bürosu daha önce önemli müşterileri olarak Monsanto ve onun iştiraki Searle King & Spaulding ile çalıştı. O, FDA ayrıldıktan sonra bir kez daha King & Spaulding çalışmak için geri döndü. Şimdilerde o, Monsanto Şirketinin, Washington DC ofisinin başındadır.

Clinton yönetimi sırasında FDA’de,  Monsanto'nun genetiği değiştirilmiş rekombinant Bovine Büyüme Hormonu (rBGH) onaylanmıştır. Onaylayanlar arasında FDA’deki üst düzey bilim insanlarından, önceden Monsanto'nun araştırmacısı olarak çalışmış Susan Sechen ve Margaret Miller de vardır. FDA tartışmalı büyüme hormonunu onaylamıştır. Bu hormon kanser riskini artırdığına inanıldığı için Avrupa ve Kanada'da yasaklıdır.

Michael (Mickey) Kantor: ABD Ticaret Bakanlığı eski sekreteri ve eski ABD ticarî temsilcisi; hâlen Monsanto Şirketi yönetim kurulu üyesidir..

William D. Ruckelshaus: EPA eski baş yöneticisi, Monsanto Şirketi yönetim kurulu üyesi.

Lidia Watrud: Monsanto'nun eski mikrobiyal biyoteknoloji araştırmacısı; hâlen, EPA çevresel etkiler laboratuarında çalışıyor.

Monsanto ve yeni Bush yönetimi arasındaki bağlantılar çok daha sağlamdır. Baba Bush bir Monsanto avukatı olan Clarence Thomas’ı, Yargıtay'a atadı. Thomas, oğul Bush’un başkan seçilmesinde  önemli bir rol oynadı. John Ashcroft, şimdiki başsavcı, ABD Senatosuna yeniden seçilmek için çalışırken Monsanto’nun en iyi müşterisiydi.  Donald Rumsfeld, şimdiki savunma sekreteri, şimdi Monsanto’ya ait olan Searle İlaç’ın başkanıydı. Tommy Thompson, Sağlık ve İnsan Hizmetleri sekreteri, Wisconsin’da 37 milyon dolarlık bir biyoteknoloji bölgesi kurmakla biyoteknoloji endüstrisine yardımcı oldu. O, bunun karşılığında seçim kampanyası için biyoteknoloji sektöründen 50.000 dolar aldı. Şimdiki Tarım Bakanlığı sekreteri Ann Veneman, Monsanto’ya bağlı Calgene İlaç’ın yönetim kurulundaydı. Yakınlarda, Linda J. Fisher, eski bir Monsanto yetkilisi, EPA ikinci başkanlığına Bush tarafından aday gösterildi. O, 1995 – 2000 arasında, Monsanto'nun Washington temsilcisiydi ve genetiği değiştirilmiş gıda direnç şirketin stratejisini koordine ediyordu.

Starlink Skandalı
GDO'lu ürünlerle ilgili mevcut düzenleyici politika yetersizliği son StarLink felaketiyle de ortaya çıkmıştır. 2000 yılı Eylül ayında, çevre ve gıda güvenliği gruplarının bir koalisyonu bağımsız bir laboratuar olarak bilinen GEAlert’e, GDO’lu mısır kontaminasyonlarını için test etmek için Taco Bell taco cips örneklerini gönderdi. Bu testler tacos’un StarLink adında bir genetiği değiştirilmiş mısır içerdiğini gösterdi. Bu içerik insanlarda alerjiye neden olduğu bilinen bir böcek öldürücü bir protein nedeniyle sadece hayvan yemi kullanımı için onaylanmıştır. Starlink, Aventis şirketi tarafından yaratılmıştır. Kısa bir süre sonra, Safeway marka taco cipslerinin Starlink ile kontamine olduğu ortaya çıktı. Kasım ayına gelindiğinde, FDA, 300'den fazla ürün zikretti. Aynı zamanda, 55.000 ton ABD mısırı Starlink pozitif testi sonucu nedeniyle  Japonya tarafından geri gönderildi.

Kusurlu mısır ürünlerinin hızlı bir şekilde hatırlatılıyor olmasına rağmen, 44 kişi Starlink ile kontamine gıdalar yedikten sonra hasta olduklarını iddia etti. Döküntü, ishal, kusma, kaşıntı ve hayatı tehdit eden anafilaktik şok yaşamışlardı. 13 kişi tedavi için doktora gitti. İkisi ise mısır cipsi ve unu yedikten sonra acile gitme ihtiyacı duydu.
 
Starlink fiyaskosu Aventis, Kraft, Safeway, Shaw ve diğerleri için da birkaç yüz milyon dolar kayıplara yol açmıştır. Vergi mükellefleri bile tasarının parçası zemine. Starlink ile kontamine edilmiş mısır tohumları bulunduran neredeyse 80 tohum şirketi keşfedildi. USDA, Kontamine olmuş bu tohumların ekimini önlemek için, 20 milyon dolarlık bir maliyetle satın alma yoluna gitti.

ABD'nin önde gelen organik sertifikacısı Farm Verified Organic’ten David Gould'un belirttiğine göre, "İncelemelerimiz, 2000 yılı hasadından bu yana hemen hemen tüm Amerika Birleşik devletlerindeki mısır tohumlarının genetiği en az bir ve genellikle daha fazla GDO ile kontamine olduğuna inanmak zorunda bırakmıştır. Hatta birçok organik mısırda dahi biyoteknolojik çeşitlerin izleri bulunmaktadır."

Wall Street Journal'da 5 Nisan’da yayınlanmış bir makalenin belirttiği üzere; bu endüstriyel yayılım eğilimiyle, önde gelen ABD'li doğal gıda markalarındaki "GDO bulunmaz" etiketlerinin, aslında önemli miktarda GDO’lu maddeler ile kontamine olmuş pek çok içerik demek olduğu, sadece saf bir aptal için sürpriz olacaktır.


[1] Massachusetts Institute of Technology’nin Dergisi The Thistle’deki,Continuing the Green Revolution:
The corporate assault on the security of the global food supply”  başlığıyla yayınlanmış makalenin çevirisidir. Cilt 13, Sayı 4, Haziran/Temmuz 2001 http://www.mit.edu/~thistle/v13/4/food.html#top


3 Ocak 2012 Salı

Bilim İnsanları GDO’lu Mısırların Böbrek ve Karaciğer Fonksiyonlarını Bozduğunu Ortaya Çıkardı



Uluslararası Biyolojik Bilimler Dergisi (International Journal of Biological Sciences-IJBC) tarafından yayımlanan, genetiği değiştirilmiş gıdaların (GDO) memelilerin sağlığı üzerinde etkilerinin incelendiği bir  çalışmada, araştırmacılar, tarım devi Monsanto'nun GDO’lu mısırlarının sıçanlarda organ hasarına neden olduğunu ortaya çıkardı.·
Food Freedom’dan (Gıda Özgürlüğü) R. Ananda tarafından özetlenen çalışmaya göre, Monsanto'nun ABD, Avrupa ve diğer diğer birçok ulusal gıda güvenliği yetkililerince tüketim güvenirliği onaylanan GDO’lu mısırlarından üç çeşidi alınmıştır. Bunların kodları şöyledir: Mon 863, Mon 810 ve NK 603.
Kronik sorunların 90 gün sonra bulunması çok güç olsa da, Monsanto 90 günlük bir çalışmadan sonra kendi ham istatistiki verilerini toplayıp aldı ve mısırının tüketim için güvenli olduğu sonucuna vardı. Buna rağmen bu onay damgası prematüredir.

IJBS’da yayınlanan çalışmanın sonuç kısmında araştırmacılar şunları yazdılar:
"GDO’lu mısırların etkileri çoğunlukla, besinleri zehirlerinden arındıran iki büyük organın, böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında yoğunlaşmıştır. Bununla beraber anılan organlara her GDO türünün verdiği zarar farklı farklı olmuştur.  İlâveten, kalp, böbrek üstü bezleri, dalak ve kan hücrelerinin üzerindeki bazı etkileri de sık sık not edilmiştir. Normalde karaciğer ve böbrek metabolizmasında cinsel farklılıklar vardır; fonksiyonu yüksek istatistiksel olarak önemli rahatsızlıklar erkek ve dişi sıçanların organlarında görülmüştür. Biz bu nedenle elde ettiğimiz sonuçlarla GDO’lu mısırların karaciğer ve böbrek sistemleri için zehirli etkiler yarattığını şiddetle savunmaktayız….  İnsan ya da hayvan beslenmesinin bir parçası olarak daha önce bilinmeyen bu maddeler, özellikle uzun süre onları tüketenler için sağlık sonuçları kesinlikle bilinmemektedir.
Monsanto derhal araştırmaya şöyle bir cevap vermiştir: bu araştırma"hatalı analitik yöntemlere ve hatalı mantığa dayanan ve bu ürünler için güvenlik bulgularını doğruca ortaya koymayan bir araştırmadır."
IJBS çalışmanın yazarı Gilles-Eric Séralini,  Monsanto’nun değerlendirmesine Food Freedom’da cevap vererek şunları söyledi:  "Bizim çalışmamız Monsanto’nun sonuçlarıyla çelişmektedir; çünkü, Monsanto sistematik olarak, GDO’ları yemenin memeliler üzerindeki sağlık etkisini yok saymıştır. Ki bu etkiler, erkek ve dişilere ve tüketme oranlarına göre farklı farklıdır. Bu halk sağlığı için dramatik, çok ciddi bir yanlıştır.  Monsanto’nun ham istatistikî sonuçlarının dikkatlice analiz edilmesinden ortaya çıkan önemli sonuç budur. 
Çeviri: E.Sonnur Özcan
Kaynak: http://www.huffingtonpost.com/2010/01/12/monsantos-gmo-corn-linked_n_420365.html


· Int J Biol Sci 2009; 5(7):706-726 http://www.biolsci.org/v05p0706.htm