11 Nisan 2012 Çarşamba

Suriye, Türkiye ve Görünenler: Bir Acayip Gidişat!

Suriye’de aslında neler olduğunu hiç birimiz tam olarak bilemiyoruz. Basına yansıyan bilgiler, muhalifler ve devlet güçlerinin  10,000 civarında can kurban ettiğini söylüyor. Bu arada çatışmaların yoğun olarak devam ettiği özellikle kuzey-batı Suriye bölgesinde yaşayan insanlar, evlerini barklarını terk edip Türkiye, Lübnan, Ürdün gibi sınır ülkelerine sığınıyorlar. Türkiye’ye sığınan mültecilerin sayısının 25,000’i aştığı söyleniyor.

Diğer yandan, ciddi bir bilgi kirliliği ve mizansen haber üretimi olduğu el-Cezîre  istifalarıyla geçen haftalarda ortalığa serildi.  Esasen ABD kaynaklı özel istihbarat şirketi Stratfor’un birkaç ay önce verdiği bilgiler de bunu desteklemekteydi: “çoğu muhalifin  o çok ciddi iddiaları ya aşırı abartıya ya da doğru olmayan bilgilere dönüşüyor!” şeklinde rapor vermekteydi  Stratfor kaynakları . Ayrıca onlar, yaptıkları incelemelerde muhaliflerin, yabancı güçlerin Libya’ya müdahalesine benzer bir durum ortaya koymak üzere  yaklaşan bir katliamı resmetmeye çalıştıklarını” rapor etmişlerdi. Nihayet, Stratfor kaynaklarına göre  Suriye devleti, muhaliflerin bu senaryosunu önlemek üzere sıkı tedbirler almakta ve insanî nedenlere dayalı bir dış müdahale olmaması için büyük gayret sarfetmektedir.

Wikileaks’in yayınladığı Suriye’nin ABD elçisi e-maili, ABD’nin en az 2006 senesinden bu yana Suriye’deki muhalif güçleri desteklediğini ortaya koyuyor. Esasen Suriye’deki rejim değişikliği 2002 yılından bu yana  ABD’nin ajandasında. Nitekim, Bush dönemi  Dışişleri Müsteşarı John Bolton, 23 Ağustos 2011’de New York Post’ta yazdığı makalede, Suriye’deki rejim değişikliği fikrinin çok uzun zaman önce ABD’nin hedefi olarak deklare edilmiş olması gerektiğini; Bush’un Saddam’ı devirdikten sonra Esed’e “terörizmi ve kitle imha silahlarını terk edip, İsrail’le barışa gitmesi(!)” yolunda bir şans verdiğinin altını çiziyor. Bolton açıkça, rejim değişikliğinin peşini kovalamaları ve muhaliflere yardım etmeleri gerektiği yönünde Obama iktidarına telkinde bulunuyor.

Suriye iktidarının birinci destekçisi  İran’ın haritasına şöyle bir bakılırsa, ABD taşeronu ülkeler tarafından dört bir yandan çevrilmiş durumda olduğu kolayca görülebilir. Dolayısıyla İran, hemen ardındaki Suriye’nin Nusayrî Esed  hükümetine can havliyle destek veriyor. İran, Suriye’yi de kaybettiği durumda, stratejik olarak bulunduğu coğrafyaya iyice sıkıştırılmış olacaktır. Diğer Suriye müttefiki  Rusya’nın haritası okunduğunda, komşusu ve müttefiki İran aracılığıyla güneyinden körfeze ulaşma şansını kaybetmemek adına Suriye’nin yanında olduğu kestirilebilir. Keza Çin’in batı komşuları da (Kazakistan, Afganistan, Pakistan) ABD güdümünde ülkeler olduğu için İran’ın onları kontrol eden varlığını önemsemek durumunda.

Böylesine karanlık ve tehlikeli bir konjonktür içerisinde Türkiye’nin ABD’nin Suriye ve İran emelleri yanında yer alıp “Esed gitmeli!” “Suriye’nin geleceğinde Esed’in yeri olmamalı!” biçiminde bir söylem geliştirmesi; dahası, açıkça Suriye’ye müdahaleyi zikretmeye başlaması anlaşılır gibi değil! Yıllardır ABD (İsrail), AB ve NATO’dan oluşan Batılı Emperyalist ittifaktan duymaktan usandığımız bu dayatmacı söylem, ne yazık ki Türkiye’ye de sirayet etmiş gibi görünüyor.

Suriye üzerinde her iki taraftan (muhalifler ve devlet güçleri) katledilen yaşamlar vicdan sahibi her insanın içini acıtıyor. Şurası açık ki Türkiye, tarihten gelen misyonuyla Irak’a yapmadığını Suriye’den esirgememeli. Türk yetkililer Suriye’de akan kanın durdurulmasında ön-ayak olmalılar. Ancak, muhalif güçleri silahlandırarak, Suriye hükümetiyle köprüleri atarak, kerameti kendinden menkul BM ve NATO’dan medet umarak değil.

Türkiye hiçbir tarafa angaje olmadan, sabırlı bir şekilde, başta Suriye hükümeti olmak üzere İran ve diğer Suriye müttefikleri ve Arap ülkeleriyle sorunu çözmeye çalışmalıdır. Sorunun taraflarının dahil olmadığı müzakerelerden hiçbir sonuç çıkmayacağını ortalama zekâdaki her insan kestirebilir. Apar topar ABD emriyle oluşturulan “Suriye’nin Dostları” grubu, dışarıdan bakan bağımsız akıllara böyle bir izlenim vermiştir: Suriye’nin dostları hangi Suriye’nin dostlarıdır? Esed iktidarının olmadığını biliyoruz; fakat Suriye’deki iktidar muhalifi kitle dışında kalan (ki en kötü ihtimalle nüfusun %75-80’ini oluşturduğu söyleniyor) halkın tercihleri ve haklarını koruyan “dostlar” neredeler?

Aristo’ya göre en berbat rejim demokrasidir. Onun yücelttiği yönetim biçimi ise aristokrasidir. Muhtemelen  Aristo’nun bu tercihini delillendireceği  pek çok argümanı vardı. Sözün özü, ülkelerin, toplulukların yönetim biçimleri, onların geçmişten getirdikleri siyâsî gelenekler ve kendilerine has koşullar uyarınca, kendileri tarafından biçimlendirilmelidir. Mevcut yönetim biçimine karşı duyulan hoşnutsuzluk,  ancak ilgili ülkenin kendi dinamikleri aracılığıyla tatlıya bağlanabilir. Tarafların sorunları müzâkere etme sürecinde ortak değerlere ya da ortak bir geçmişe sahip samimi hakemlere müracaat edilebilir. Ancak  hakemlik ya da arabuluculuk görevine soyunanların müdahale ve mukâtele sürecine dâhil olmaları eşyanın tabiatına aykırıdır.

“Komşularla sıfır sorun”dan savrulduğumuz bu endişe verici hâl, herkesin nefesini kesmiş durumda. Türkiye devlet geleneği, ne zamandır bir başka bağımsız devletin geleceği üzerinde fikir beyan etmeye başladı? Velev ki o devlet bilmem kaç yüz kilometrelik sınırımız olan bir komşu ülkede olsun…

2 yorum:

Hasan Hüseyin MEMİŞ dedi ki...

Merhaba, sizi ne yazık ki twitter hesabınızla tanıdım. Araştırdım ki Farabi konusunda yazdığınız kitabı okuyamamışım. Geç de olsa sizi tanımaktan mutluyum. Suriye konusuna gelince: Suriye uzun yıllar ticaretle uğraşan insanların ülkesidir. Bu nedenle de siyaset konusundaoldukça başarılıdırlar. Henry KISSENGER Baba Esad'dan bahsederken "Stratejiyi onunla konuşmaktan büyük zevk alırdım, bir de burnunu karıştırmasa" derdi. Baba Esad, Beşşar'ın yerine aslında BASİL'i hazırlıyordu. Hız tutkunu Basil, yanındaki kız arkadaşı ile son sürat Damascus Hava Alanı yolunda bordürlere çarptı ve ikisi de öldüler. Eğer yaşasaydı, bütün dünya şu anda Beşşar'ı mumla arıyor olacaktı. Beşşar olacakları önceden tahmin etti ve Abdülhalim Haddam güya ülkeyi terk ederek MUHALİF safına geçti. Bu uzaktan MUHALİF güçleri kontrol amaçlı bir taktikti ve bu gün görüyoruz ki tuttu. Çünkü muhaliflerin arasında çok ciddi çatışmalar ve ayrılıklar var. Bugün Suriye'de olanların sırrı 2006 yılında Lübnan Hizbullah'ının İsrail'i dizlerinin üzerine çökertmesinde gizlidir derim. Umarım değerli yazınız konusunda size karşı ukalalık yapmamışımdır. Emeklerinize sağlık, Teşekkürler ve saygılar.

sonnur dedi ki...

Değerli Hassan Hüseyin Bey, Kusuruma bakmayın, yorumunuzu bugün gördüm. Ne yazık ki Blogspot yapılan yorumları bize göndermiyor. Suriye hepimizin içinde kanayan bir yara tıpkı Irak, Filistin, Afganistan ve dünya üzerindeki tüm zulme uğramış topraklar gibi. Allah zalimlerin oyunlarını boşa çıkarsın... Çok teşekkürler yorumlarınız için. Emine Sonnur